e-devlet dairesi

MODERN HAYAT KANSER EDİYOR

Uzun ömürlü diye aldığımız gıdalar, stres, hareketsizlik, yeterince dinlenememek, her yere arabayla gidip gelmek, düzenli uyku uyuyamamak gibi rahat ve modern bir hayatın sonucu olan bütün bu etkenler maalesef kanserin en büyük dostu. Kanseri önlemenin en iyi yolu ise sık sık kontrole gitmek ve doğal bir hayatı tercih etmek.

Hepimiz bir şekilde o �ürkütücü� kelimeyi duyduk çevremizden. Adını duyar duymaz da ağzımızdan �Allah göstermesin� kelimeleri dökülüveriyor. Hepimizin bir yakını mutlaka bu derdin bir şekilde kıyısından geçti. Gazetelerden minicik çocukların, sevdiğimiz insanların bu yüzden diğer aleme göç ettiklerini okurken, �Allah vermesin� diyoruz sıkça fakat ya bir gün verirse diye de düşünmeden edemiyoruz. Kanserin soğuk yüzüyle hep başkaları karşılaşır sanıyoruz.
Son yıllarda kanser vakalarındaki artış tüm dünyayı olduğu gibi Türkiye�yi de tehdit ediyor. Hızla değişen alışkanlıklarımız, yaşam tarzımız bu artışın en önemli faktörlerinden. Konserve yiyeceklerden tutun da susamı yanmış simitlere, teflon tencerelere, karanlık iş yeri odalarına ve hatta strese kadar neredeyse modern zamanın bütün aktörleri kanserin en iyi arkadaşları.

Yılda 7 milyon kişi kanserden ölüyor
Ankara Ticaret Odası’nın (ATO) Türk Kanser Araştırma ve Savaş Kurumu ve Hacettepe Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü’yle birlikte hazırladığı �Kanser Yükü 2006� araştırmasına göre her yıl dünyada 11 milyon, Türkiye’de 150 bin kişi kansere yakalanıyor.
En sık görülen kanser türleri arasında ise ilk sırayı, yüzde 33,8′le akciğer kanseri alıyor. Mide kanseri yüzde 8,7′yle ikinci, mesane kanseri yüzde 7,8′le üçüncü, bağırsak kanseri yüzde 6,7′yle dördüncü, gırtlak kanseri yüzde 5,8′le beşinci, prostat kanseriyse yüzde 5,5′le altıncı. Kadınlarda en sık görülen tür, yüzde 24,2′yle meme kanseri. Kadınlarda diğer sık görülen kanser türleri bağırsak, mide, yumurtalık, akciğer ve kan kanseri.
Verilere göre, dünyada 25 milyon kanser hastası var. Her yıl 11 milyon kişi kansere yakalanıyor. 2020′de bu rakamın yaklaşık yüzde 50 artış göstererek 16 milyona ulaşacağı, üçte ikisinin gelişmekte olan ülkelerde olacağı tahmin ediliyor. Dünyada her yıl 7 milyon kişi kanserden ölüyor. 2020′ye kadar bu rakamın 10 milyonu geçmesinden endişe ediliyor. Dünyada her yıl 160 bin çocuk kansere yakalanırken, 90 bini de yaşamını yitiriyor.

Kanser neden artıyor?
İstanbul Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi, İstanbul Tıp Fakültesi Yönetim Kurulu Üyesi ve Florence Nightingale Hastanesi Konsültan Cerrahı Prof. Dr. Vahit Özmen Türkiye�de özellikle meme kanseri vakalarındaki artışı zamanın getirdiği değişime bağlıyor: �Eskiden kadın evinde oturuyordu. Geçim sıkıntısı, yaşamla mücadele, stres söz konusu değildi. Genellikle erken evlilikler vardı. Menopoz tedavisi hemen hemen hiç yoktu. Menopoz yaşı daha erkendi. Türkiye�de ortalama yaşam 70 yaşın altındaydı. Şimdi 70�in üstünde. 50 yaş üstü olmak da kadınlar için bir risk faktörü. Dolayısıyla tüm bunlar meme kanserinin ve diğer kanserlerin daha sık görülmesine sebep oluyor.�
Ayrıca kadınlarda akciğer kanserinin de artışına değinen Prof. Dr. Özmen�e göre kadın popülasyonunda sigara içme alışkanlığı son 10-20 yılda arttı. Bu da kadınlarda akciğer kanseri ve meme kanseri vakalarını arttırdı.

Modern yaşam kanseri davet ediyor
Modern hayatın getirdiği hızlı yaşam temposu kansere davetiye çıkarıyor. Prof. Dr. Özmen kanserin modern yaşamla yakın ilişki içinde olduğunu anlatıyor:
�İnsanların artık yemek yemeye vakti yok. Çalışan insanlar olarak bizim günde en az bir buçuk iki saati yemek yemeye ayırmamız lazım. Ancak böyle bir şansımız yok. Bu da fast-food tarzı yemek alışkanlığını getirdi. İnsanlar artık bir sandviçle, bir meyve suyuyla, poğaçayla, kahveyle öğünlerini geçiştirmeye çalışıyorlar. Bağırsak fonksiyonlarının düzenli olarak çalışabilmesi için mutlaka yeterli posanın, yani mide-bağırsak sisteminin sindiremeyeceği lifli besinlerin bağırsağa geçmesi lazım. Bağırsakta hareketin olması için bir içeriğinin olması lazım. Bir uyarıcı gerekir onlar da posalı yiyeceklerdir. Bunları alamazsanız düzgün olarak bağırsak fonksiyonlarını yerine getirme şansı olmaz. Bağırsak içerisinde bakterilerin çoğalıp yerinde sabit kalması bir takım kanserojen artıklara neden olur ve bağırsak kanseri riskini arttırır. Bitkilerin anormal şekilde büyümesini sağlayan, doping etkisi meydana getirecek kimyasal maddelerle desteklenmesi, hormonlanması ve bizim bunları tüketmemiz de yine kansere davetiye çıkarıyor. Uzun ömürlü diye aldığımız gıdalar, hava kirliliği, nükleer atıklar, ozon tabakasının eksikliğiyle güneş ışıklarının deriyi doğrudan etkilemesi, yiyeceklerin değişmesi, stres, yeterince dinlenememek, her yere arabayla gidip gelmek, düzenli uyku uyuyamamak gibi etkenlerin hepsi kanser hücrelerinin oluşmasından sonra savunma sisteminin kırılarak kanserin olduğu yerde çoğalmasına ve yayılmasına neden oluyor.�

Herkes hayatında bir kez kanser olur�
Prof. Dr. Özmen her insanın hayatı boyunca vücudunda kanser hücrelerinin oluştuğunu ancak vücudun direnç göstererek bu hücreleri yok ettiğini, asıl sorunun bu hücreler yok edilemediğinde ortaya çıktığını ifade ediyor:
�Yapılan çalışmalar her insanın yaşamı boyunca vücudunun değişik organlarında kanser hücrelerinin ortaya çıktığını göstermektedir. Bir insan 80 yıl yaşayacaksa 60-70 yaşındayken veya daha önce bir organında kanser değişimi olmaktadır. Ama vücudun savunma sistemi olan bağışıklık sistemi güçlü olduğu için onu sınırlayabilmekte ve yok edebilmektedir. Asıl sorun bu hücrelerin yok edilememesidir.�

Kanser ölüm demek değil!
Kanser sinsi bir hastalık. Sessizce vücuda yerleşip hakimiyet kuruyor. Eskiden birçok imkansızlık da buna eklenince teşhisler ancak hastalığın son aşamalarında konuluyor ve sonuç ölüm oluyordu. Bu durum yıllarca kanserin ölümle yan yana anılmasına sebep oldu.
Prof. Dr. Özmen yeni teşhis ve tedavi yöntemleriyle bu durumun değiştiğini anlatıyor: �Hastalığın erken tanısı eğitimle, kültürle, okumakla mümkün. Doğu�dan Batı�ya doğru eğitim düzeyi iyileşiyor. Dolayısıyla Doğu�da hastalık daha ileri evrede teşhis ediliyor. Ama geç tanıda da başarı şansımız var artık. 25-30 yıl öncesiyle bugün arasında tanı tedavi yöntemleri bakımından çok ciddi gelişmeler var. Çok modern radyoterapi imkanları ve çok etkin ilaçlar var. Kanserin her aşamada tedavi şansı yüksek ama biraz da kanserin kaynaklandığı organa bağlı. Mesela meme kanserinin dördüncü evresinde bile kadınların beş yıl yaşama şansı var. Kanserde evreleri dörde ayırıyoruz: Bir: çok erken, iki: erken, üç: lokal kanser, dört: diğer organlara yayılan (metastaz) yaygın kanserdir. Bizim arzumuz, birinci evrede hiç olmazsa ikide kanseri yakalamaktır.�
Tüm kanser türleri birlikte değerlendirildiğinde erişkin kanserlerinde % 60, çocuk kanserlerinde ise % 77 oranında iyileşme mümkün. Ancak hastalığın cinsi, yaygınlığı, uygulanan tedavi gibi bazı faktörler tedavi şansını doğrudan etkiliyor.

Kanser sizin özel meseleniz�
Kanser tedavisinde en önemli etken �motivasyon�. Prof. Dr. Özmen kanserle mücadelenin önce beyinde başladığını ifade ediyor: �Kanser karşısında moralli olmak, yeneceğine inanmak çok önemli. İrade, güç, bu hastalığın tedavisinde yüzde yüze yakın olumlu sonuç getirir. Tam tersi kötümser, devamlı karanlık tablolar çizen, geleceğine dair inancı olmayan hastalar teslim olup çok çabuk yenilgiye uğrayabilirler. Kanserli hastaların bir arada sosyal yapı ve dernek oluşturmaları güzel. Birbirleriyle beraber diğer insanları bilinçlendirmeleri güzel ama bunların bir araya geldiklerinde hastalıklarını konuşmaları son derece yanlış. Her şeyden önce kanserin adı çok kötü. Bu ismi kullanmamak lazım. İnsan kendini damgalanmış gibi hisseder. Kanserli bir hastaya yakınlarının zavallı bir insan gibi acıyarak yaklaşması, başka hastaların durumlarıyla kıyaslaması son derece yanlış. Hem hastaya hem yakınlarına devamlı söylüyorum: Bu olay sizin özel olayınızdır. Bunu eşiniz veya anneniz babanız bilecek, siz bileceksiniz, doktorunuz bilecek ama bir başka kişiyle paylaşmayın. Devamlı bu hastalıkla ilgili ortamlardan ve konulardan uzak durmaya çalışın. Ama tabiî ki kontrollerinizi ve tedavinizi hiç aksatmayın.�

Erken teşhis hayat kurtarıyor!
Kişilerin kendi kendini muayenesi, kontrol muayeneleri ve taramalar ile erken tanı mümkün. Böylece tedavi şansı da yükseliyor. Buradan hareketle hiç şikayeti olmayanların bile düzenli doktor kontrolleri yaptırmaları öneriliyor.
Prof. Dr. Özmen erken tanı şansının hayat kurtaracağını şu sözlerle ifade ediyor: �Kanserle mücadelede hedef, herhangi bir belirti yokken tarama yöntemiyle saptamaktır. Erken tanı konulduğu zaman organların korunması mümkündür ve tedavi daha ekonomiktir. Bugün birçok kanserde böyle bir şansımız var. Bu kanserlerden bir tanesi meme kanseridir. Rahim ağzı kanseri, yemek borusu ve mide kanseri, prostat kanseri, kalın bağırsak ve rektum kanserlerine tarama yöntemiyle erken tanı koyabiliyoruz. Bu sayede kanser tanısı olan hastanın memesi alınmadan, kalın bağırsağın son kısmında olan kanserde bağırsak karın duvarından dışarıya çıkarılmadan tedavi edebiliyoruz. 50 yaşından sonra her yıl kontrol ederek prostat kanserini, kalın bağırsak endoskopisi yaparak 50 yaşından sonra kalın bağırsak kanserini erkenden teşhis etme şansımız var. Ama bu tarama programları çok pahalı programlar. Gelişmiş ülkelerde bile çok zor uygulanır. Bütçeden ciddi pay ayrılmalı.�

�Türkiye�de umut verici çalışmalar var
Prof. Dr. Özmen, Türkiye�de kanserin teşhis ve tedavisinde umut verici gelişmeler olduğunu anlatıyor: �Bahçeşehir�de 1 Eylül�de başlatacağımız bir tarama projesi var. Bu projede 5.600 adet kırk yaş üzeri kadının meme muayenesi ücretsiz yapılacak. 10 yıllık bir proje olacak. Ayrıca 2005-2006 yıllarında İstanbul�u bir pilot şehir olarak görüp mevcut olan 12 devlet, eğitim ve araştırma hastanesine meme poliklinikleri ve meme merkezleri kurduk. Bu merkezlerde bir yıl içerisinde yaklaşık 100 bin kadın muayene oldu ve üç bin civarında erken meme kanseri tanısı kondu. Bunun dışında kadınların mamografi çekiminde ekonomik sıkıntı çekmemeleri için iki yıl önce Kanserle Savaş Daire Başkanlığı�nca bir kanun tasarısı hazırlanıp kabul edildi. Buna göre 50 yaşın üzerinde herhangi bir sosyal güvencesi olmayan kadınlar bu hastanelere başvurup mamografi çektirebilecek. Bu konuda henüz Batı düzeyinde değiliz. Onlar kırk yıl önce başlamışlar biz yeni başladık ama çalışmalar umut verici.�

Kanser Nedir?
Çocukluk çağı dışında yaşlanan hücrelerle yeni yapılanlar hemen hemen birbirine eşittir. Aşırı hücre üremesinin dizginlenememesine, yani yıkımdan çok yapım olmasına �kanser� denir. Kanser tedavisi birçok uzmanlık dalının işbirliğini gerektiriyor.
Kanserin belirtileri neler?
�    Bedenin herhangi bir bölgesinde doku kalınlaşması veya büyümesi olması
�    Ben, siğil gibi cilt lezyonlarının üzerinde belirgin bir değişiklik görülmesi
�    İyileşmeyen öksürük ve ses kısıklığı
�    Bağırsak ya da mesane alışkanlıklarında ani değişiklikler
�    Hazımsızlık ve yutkunma güçlüğü
�    Açıklanamayan kilo değişiklikleri, ani zayıflama
�    Beklenmedik kanamalar, normal olmayan akıntılar

Ağrı, kanserin erken dönemlerinde bulunmayabilir. Ağrı hissetmek kanser için bir koşul değil. Tabii yukarıda sıralanan belirti ve bulguların bulunması kişide mutlaka kanser olduğu anlamına gelmiyor. Ancak bu tür yakınmaları olan kişinin doktora başvurması ve bunları anlatması çok önemli.

Mutfağınızı kansere karşı koruyun
Geleneksel bazı pişirme yöntemlerimiz ve yemeklerimiz, kansere davetiye çıkarır nitelikte. Örneğin hemen hemen her kadın yemek yaparken, soğanı yağda kavurur. Ama soğanı yağda yakarak tüketmek adeta kanseri evlerimize davet etmek anlamına geliyor. Kısacası, besinlerin sizi kanser yapmalarını istemiyorsanız onların canını yakmayın.
�    Susamı yanmış simit, yanarak üzerinde siyah benekler oluşmuş gözleme tipi yufkalar, kabuğu yanmış veya fazla kızartılmış ekmek, kavrulmuş sarı leblebi türü besinleri tüketmeyin.
�    Bol proteinli besinleri uzun süre yüksek ısıda pişirirseniz, kanserojen maddelerin de üretimine katkıda bulunursunuz. Eti 35 dakika ızgarada veya 5 dakika kızgın yağda kızartırsanız, kanserojen hale getirmeyi başardınız demektir.
�    Tek başına et yemektense sebzelerle tüketmeyi tercih edin. Eti sebzelerle birlikte pişirirseniz yemeğin kanserojen hale dönüşmesini çok büyük oranda önlemiş olursunuz.
�     Taze sebzeleri yağda kızartmayın. Sebze ve kuru baklagilleri yıkamadan yemeyin ve pişirmeyin.
�    Ateşe çok yakın tutarak pişirme ve tütsüleme yapmayın.
�    Tahılları kuru, nemli olmayan yerlerde saklayın.
�    Özellikle salça, turşu, reçel gibi besinleri boşalmış deterjan kutularında, boyalı plastiklerde saklamayın. Kanser yapıcı maddeler yiyeceğe geçer.

Kanserden korunmak için ne yapmalıyız?
�    Un ve şekerden kaçınarak insülin direncini yenin.
�    Hiçbir şekilde tatlandırıcı ve tatlandırıcı içeren �light� yiyecek ve içecek tüketmeyin.
�    Katkı maddesi ilave edilmiş, paketlenmiş gıdaları yemeyin.
�    Ninelerinizin yemek pişirme adetlerini uygulayın. Yemekleri geleneksel yöntemler (buğulama, buharda pişirme) ile pişirin. Hızlı pişirme yöntemleri (mikrodalga gibi) besin kayıplarına yol açar. Daha çok toprak, cam ya da kalaylı bakır kapları tercih edin. Emaye ve çelik tencere daha sonraki tercihlerdir. Teflon ve alüminyumu ise kesinlikle kullanmayın.
�    Bol taze sebze ve meyve yiyin.
�    Özgür dolaşan hayvanların etini ve yumurtasını yiyin.
�    Kefir, yoğurt, turşu, sirke, nar ekşisi ve boza gibi probiyotiklerden (faydalı mikroplar) zengin gıdalarla beslenin.
�    Pastörize sütlerden mümkün olduğunca kaçının. Kutu sütü tüketmeyin. Mümkünse mandıra sütü kullanın. Süt yerine süt ürünlerini (yoğurt, peynir) tercih edin.
�    Günde iki diş sarımsak veya bir baş soğan tüketin.
�    Günde 1-2 tatlı kaşığı zerdeçal tüketin.
�    Şeker kullanmadan yeşil ve siyah çay tüketin.
�    Stresten uzak durun ve iyi uyuyun.
�    D vitamini düzeylerinizi yükseltmek için dengeli bir şekilde güneşlenin ya da D vitamini takviyesi alın.
�    Yeteri derecede egzersiz yapın.

İNSANI ALDANMAYA GÖTÜREN SEBEPLER NELERDİR?

Hz. Âdem’den beri insanlar birbirilerine zıd iki ayrı yolda yürüye gelmişlerdir. Bunlardan birisi hak ve hidayet yolu, diğeri ise küfür ve dalâlet yoludur. Bütün güzellikler, hayırlar, saadetler birinci yolun; bütün çirkinlikler ve şerler ise ikinci yolun meyveleridir.

İnsandaki kalb, akıl ve vicdan onu birinci yola sevkederken, nefis, his ve hevâ da ikinci yola iterler. Bunun sonucu olarak insanın iç dünyası çalkantılara ve çarpışmalara sahne olur.

Bu iç harpler bir taraftan iman, salih amel ve istikameti, diğer taraftan küfür, isyan ve anarşiyi doğururlar.

Burada insanları aldatarak yanlış yollara sevk eden ve hakikati görmelerine perde olan sebebler üzerinde duracağız.

Bu sebeplerin başlıcaları şunlardır:

1- YÜZEYSEL BAKIŞ VE GAFLET

İnsanları hakikattan uzaklaştıran önemli bir sebeb şu muhteşem kâinata ve onda cereyan eden harika olaylara gaflet ile, üstünkörü bir nazar ile bakmaktır.

Çölde, uzaktan bakıldığında serabın su zannedilmesi gibi, gerçekleşmesi mümkün olmayan bir hurafe de gaflet ile ve basit nazar ile hakikat zannedilir. Hem uzak mesafelerden bakıldığında bir yıldız mum kadar görüldüğü gibi, bir hakikat da uzaktan temaşa edildiğinde gereği gibi idrak edilemez. Rabbanî ve İlâhî hakikatlere karşı laubali kalmak ve lâkayd davranmak, hakikatleri perdeler ve sonunda insanı aldanışa götürür. Evet, insan gaflet ve yüzeysel bakmakla bu âlemi baştanbaşa kuşatan harika nizamı, mükemmel intizamı, gözler kamaştıran güzelliği göremez. Meselâ, bu kâinatın bir fabrika gibi kolay ve ahenkli idare edilmesine ve düzenine bakamaz. Hava ile bütün hayat sahiplerinin emzirilmesi, gece ve gündüzün ve mevsimlerin birbiri ardı sıra, hikmetle dizilmesi, bulutlardan yağmurun sağılması, güneşten ziyanın süzülmesi gibi harika icraatı temâşâ edemez. Elementlerin bitkilerin imdadına hikmet ve rahmetle koşturulmasını, bitkilerin hayvanların yardımına gönderilmesini ve hayvanların da insanların ihtiyacına hizmet ettirilmesini ibret nazarıyla seyredemez.

Bütün tohum ve çekirdeklerden çeşit çeşit bitkilerin ve ağaçların maharetle yaratılmasını tefekkür edemez.

Her bir çiçek ve yaprağın, her bir çekirdek ve meyvenin birer san’at harikası olduğunu idrak edemez. Bütün hayvanların ayrı ayrı mahiyetlerini, birbirlerinden farklı hissiyatlarını, çeşit çeşit cihazatlarını, muntazam beslenmelerini, doğup ölmelerini düşünemez.

Ve sonuç olarak, bu âlemde tecelli eden sonsuz kudretin bir Kâdir’den, bütün varlıkları kuşatan ilmin bir Alîm’den, bütün varlıkların hikmetli ve faydalı şekillerinin bir Hakîm’den geldiğini kavrayamaz.

Binbir ismin tecelligâhı olan bu muhteşem kâinata yüzeysel olarak bakan bir insan, ondaki İlâhî hikmetleri sezemez, kavrayamaz. Cenâb-ı Hakk’ın varlık ve birliğinden, azamet ve kudretinden, saltanat ve haşmetinden gaflet eder.

2- İNSANIN YARADILIŞINDAKİ GAYE VE SIRLARI DÜŞÜNMEMEK

Bir diğer aldanma sebebi de, insanın, kendi yüksek mahiyetinden gaflet etmesi, nereden gelip, nereye gittiğini ve bu dünyadaki vazifesinin ne olduğunu düşünmemesidir.

Cenâb-ı Hak, insanı bu kâinat içinde en mümtaz bir mahiyette yaratmış, ona âlemdeki hikmetleri teftiş edebilecek bir akıl, iyi ile kötüyü, hak ile bâtılı ayrıt edebilecek bir vicdan, bütün ilimlere ayna olabilecek bir istidad ihsan etmiştir. Ona bütün tatlar âlemini teftiş edebilecek bir dil, güzelliklerin bütün nevilerini temâşâ edebilen bir çift göz, her çeşit nağmeleri işiten kulak lütfetmiştir.

Hak Teâlâ, mümtaz olarak yarattığı bu insanı kendisine dost ve muhatab kılmış, gönderdiği semavî kitaplarla ona emir ve yasaklarını bildirmiş, saadet ve istikamet yollarını göstermiştir.

İnsan kendisine verilen bu ulvî cihazların kıymetini takdir edemezse, onları ihsan eden Rabbinden gaflet eder. O’nun bir mahlûku ve san’atı olduğunu ve her an O’nun terbiye ve gözetimi altında bulunduğunu ve O’nun nimetleriyle beslendiğini unutur. O’na karşı yapması gereken vazifelerden yüz çevirir. Kendisini başıboş zanneder. Allah’ı tanımak için verilen bütün istidad ve kabiliyetini yerinde kullanmamakla vehimlere ve hurafelere kapılır; hem dünya hem de ahiret saadetini mahveder.

3- DÜNYANIN FANÎ ZEVKLERİNE AŞIRI BAĞLANMAK

Cenâb-ı Hak, bu dünyayı kudsî sıfatlarına ve esmâ-i hüsnâsına bir tecelligâh kılmış, ilmini, san’atını, maharetini ve hikmetini onda göstermiştir. Dünyayı, insanın ebedî hayatı için bir çiftlik, kabiliyetlerin gelişmesi için bir imtihan meydanı, İlâhî sanatların düşünülmesi için bir sergi salonu olarak yaratmıştır.

Dünyanın bu mahiyetinden gaflet eden insanlar, onun fanî ve aldatıcı yüzüne âşık olurlar. Ebedî hayat için verilen akıl ve kalblerini, istidad ve kabiliyetlerini onun geçici zevklerine sarfederler. Kendilerine verilen sonsuz nimetlerin, sadece nefislerinin tatmini için verildiği vehmine kapılırlar. Cenab-ı Allah’ın rızâsı yerine insanların teveccühüne itibar ederler. Ahiret mükafatları yerine, dünyevî makamları arar, onlara talip olurlar. Aşırı zevk ve sarhoş edici eğlencelerle ile istikametli düşünme kabiliyetlerini zayi ederler. Gitgide bu hayat tarzlarını bir dâva haline getirirler. Uhrevî ve manevî mes’elelere önce lâkayd kalır, daha sonra bunlara cephe alma vaziyetine girerler. Sonunda, İlâhî ve Rabbani hakikatlara karşı anlayışları kısırlaşır, muhakemeleri yüzeysel kalmaya başlar. Az bir dikkat ile muhal olduğu anlaşılabilecek bir vesveseyi, yahut bir hurafeyi muhakeme etmekten âciz kalırlar; hakikatsiz vehimlere çabuk aldanırlar.

4- PEYGAMBERLERİN TEBLİĞ VE TALİM BUYURDUĞU HAKİKATLARDAN MÜSTAĞNİ KALMAK

Önemli bir aldanma sebebi de insanın İlâhî ve Rabbanî hakikatları anlamakta kendi fikir ve muhakemesini yeterli görüp, nübüvvet kapısını çalmamasıdır. Halbuki, Allahü Azîmüşşân’a ve O’nun sıfat ve isimlerine nasıl iman edileceği, O Zât-ı Akdes’in bu kâinatı niçin yarattığı, insanları bu âleme hangi gayeler için gönderdiği, onlara ne gibi vazifeler verdiği, bu âlemden sonra nasıl bir âleme gidileceği gibi hakikatlar, bu sınırlı akıl ile kavranamaz. Bunlar ancak vahyin aydınlığı altında görünebilir. Allahü Teâlâ bu hakikatları bildirmek için peygamberler göndermiş ve kitaplar indirmiştir. Gezegenleri güneşin, elektronları çekirdeğin, arıları bir beyin, karıncaları bir emir’in etrafında toplayan Allah, insanların da nübüvvet merkezi etrafında toplanmalarını irâde etmiştir. Tâ ki, onların kalbleri, ruhları ve vicdanları, Peygamberlerin (Aleyhimüsselâm) eliyle terbiye edilsin ve kemâle ersinler.

Bilindiği gibi, insanların simaları gibi, fikir ve muhakemeleri, arzu ve hissiyatları da birbirinden farklı olduğundan aynı İlâhî ve Rabbani hakikate farklı şekillerde nazar edebilirler. Birisinin doğru gördüğüne diğeri yanlış diyebilir; birinin hak bildiğini diğeri bâtıl görebilir. Sonunda, insanlar sayısınca farklı görüş ve düşünceler, değişik değerlendirme ve hükümler ortaya çıkar.

Ulvî bir hayata aday, ebedî bir saadete aşık olan insan için bu noksan ve sınırlı akıl kâfi bir rehber olamaz. İnsan onunla belli bir noktaya kadar gidebilir. Hakikati bulması, dünyevî ve uhrevî saadete erişmesi ancak peygamberlere tâbi olması ile mümkündür. Bu hakikata binaen Cenâb-ı Hak insanlara peygamberler göndermiştir. Tâ ki, hak ile bâtılı, doğru ile yanlışı, hakikat ile hurafeyi ayırabilsinler.

Peygamberler (A.S.), insanlara, Cenâb-ı Hakk’n varlığını ve birliğini bildirmişler, kendilerine tâbi olanları marifet tabakalarında yükseltmiş ve onları küfürden, şirkten ve bâtıl inançlardan kurtarmışlardır. O nuranî zâtlar, Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarına en mükemmel âyna olmuşlar, O’nu hakkıyla sevip, ümmetlerine de sevdirmişlerdir. Kendilerine inananları ebedî saadete teşvik etmiş, İlâhî azaptan sakındırmışlardır.

Kâinatta tecelli eden İlâhî isimleri onlara okutturmuşlar ve âlemin nasıl seyir ve tefekkür edileceğini öğretmişlerdir. Kâinatın yaratılış sırrını bildirmişler, varlıkların nereden gelip, nereye gittiğini ve vazifelerinin ne olduğunu en güzel şekilde öğretmişlerdir. Kısacası, Allah’ın rızasını nasıl kazanacaklarını, İlâhî azaptan nasıl kurtulacaklarını bildirmişlerdir.

Allahü Teâlâ, Peygamberleri (A.S.) en ulvî bir fıtratta yaratmış, onların akıl ve kalblerini bütün meleke ve hissiyatlarını en güzel bir şekilde bizzat terbiye etmiş ve o mümtaz zâtları insanlık âlemine birer yol gösterici ve muallim olarak göndermiştir. Bilhassa, Peygamberler Sultanı olan Peygamber Efendimizi (S.A.V.) en güzel ve mükemmel bir surette terbiye etmiş, ona bütün hakikatlerin güneşi olan Kur’ânı göndermiş, onun bütün hakikatlarına, en ince sırlarına vâkıf kılmış ve insanları en yüksek mertebeye çıkartacak bütün meziyetleri o Habib-i Edîb’inde toplamıştır. O’nu güzel ahlâkın bütün şubelerinde en ileri dereceye yükseltmiş, iman ve ubudiyette, kemâlat ve fazilette O’nu insanlık alemine en mükemmel bir rehber olarak göndermiştir.

Her biri birer hidayet yıldızı olan sahabeler; İmam-ı A’zam, İmam-ı Şafiî, İmam-ı Malik ve İbn-i Hanbel gibi büyük müctehidler; Şâh-ı Geylânî, Şâh-ı Nakşibend, Rufaî ve Şazelî gibi kâmil mürşidler, Kur’ân-ı Azîmüşşân’m en ince sırlarına vâkıf olan Fahreddin-i Râzi, Taftazanî ve Seyyid-i Cürcânî gibi allâmeler; Muhyiddin-i Arabî, Mevlânâ, Şems-i Tebrizî gibi mutasavvıflar hep o hidayet güneşinin marifet ve imanından feyz almışlardır.

Asrımızda küfür ve inkârın toplumun manevî bünyesini tahrip etmesi, birçok şüphelerin, hurafe ve safsataların insan zihninde mecra bulması, bu hidayet güneşinin ders ve terbiyesinden, irşad ve feyzinden yeterli ölçüde istifade edilmemesinden dolayıdır.

Hatta fen ve teknolojinin bu gün ulaştığı ileri seviyesine rağmen, fert ve toplum hayatında huzuru temin edememesi, toplum hayatından sevgi, şefkat, merhamet ve adalet gibi ulvî esasların çekilip, yerini zulme, tecavüze ve anarşiye terk etmesi ve hiçbir felsefî doktrinin cemiyetin bu yaralarını teşhis ve tedavi edecek güce sahip olamaması, hatta bazı doktrinlerin bizzat zulüm ve tecavüze sebeb olması, hep nübüvvet mektebinin kapısını çalmamaktan kaynaklanmaktadır.

5- MATERYALİST PROPAGANDA VE TELKİNLERİN TESİRİNDE KALMAK

İnsan, dışarıdan gelen duyarılara daima açıktır. Bu haliyle boş bir kabı andırır. İçi doğru fikir ve hakikatlerle dolmazsa, onların yerini yanlış ideolojiler, hurafe ve safsatalar alır. Bugün gençliği sarsan ruhî bunalımların, fikrî ızdırapların asıl sebebi budur. Bu manevî ızdıraplardan kurtulmalarının tek yolu, akıl, kalb ve vicdanlarını, Kur’an’ ın getirdiği ulvî hakikatlerle doyurmak iken, bir kısım gençler, ilim ve fikir yerine, aldatıcı sloganlara, sihirli reçetelere (!) daha çok meylederler. Manevî boşluklarını böylece doldurup huzura kavuşacaklarını zannederler.

Materyalistler onların bu halinden istifade ederek onları “adalet”, “eşitlik” gibi hayalî slogan ve propagandalarla aldatır, kendilerine çekerler. Onları sempatizanları haline getirdikten sonra sosyol problemlerin çözümü için ileri sürdükleri hayalî reçeteler yanında yer yer bu gençlerin kafalarına maneviyâtı sarsıcı şüpheler de atarlar. Belli bir noktadan sonra, sürekli ve yoğun telkinlerle o zavallı gençlerin beyinlerini yıkaya yıkaya sonunda onları materyalist ve ateist düşünce dışında hiçbir hakikati kabul edemeyecek hale sokarlar. Artık bu gençler mantık ve muhakemelerini kaybederek tamamen robotlaşırlar. Basit bir hanenin dahi ustasız olamayacağı bir hakikat iken, şu muhteşem kâinat sarayını sahipsiz kabul ederler. Bir harfin kâtipsiz olması muhal olduğu halde, her harfinde sonsuz hikmetler bulunan şu kâinat kitabını kâtipsiz telâkki ederler. Hem bütün bitkileri, hayvanları ve insanları hayatsız, şuursuz ve iradesiz tabiatın yaptığına, yahut bunların kendi kendine meydana geldiğine inanırlar. Kendilerini gayesiz, vazifesiz, başıboş ve sahipsiz zannederler, korkunç bir dalâlete düşerler.

İnsanın mahiyetini elmas derecesinden kömür derecesine indiren, bütün insanî meziyetleri silerek onu hayvandan çok aşağı dereceye düşüren küfrün iç yüzündeki çirkinliği göremezler. Halbuki, kâinatta hükmeden hiçbir hakikat, küfür ve inkâr ile izah edilemez.

Şu soruların materyalist ve ateist felsefede tahmin ve varsayımdan öte net bir cevabı yoktur:

“Bu kâinatı ve içindeki harika varlıklar nasıl var olmuşlardır ?”
“Kâinatta atomdan en büyük galaksilere kadar cereyan eden bu mükemmel ve ölçülü sistem nasıl oluşmuştur ?”
“Tüm kainatın elemenleri, su-toprak gibi unsurları, canlı-cansız varlıkları ile doğrudan veya dolaylı olarak insana hizmet etmesini nasıl açıklarsınız ?”
“Bilimin şahitliği doğrultusunda gayesiz ve faydasız hiç bir şeyin olmadığı bu kainatta insanın gaye ve amacı ne olmalıdır ?”
“Kainatta hergün binlerce insanın vefatları ile tasdik edip doğruladıkları ölüm nedir? Ölüm celladından kurtulmanın çaresi var mıdır?”

İnsan ancak bu sorulara cevap bulmakla tatmin olur, huzur bulur, dünyada rahata, âhirette saadet ve selâmete kavuşur.

Hem inkar etmek; kendi kendine muhaldir, mahiyeti yalandır. Meselâ, Selimiye Camii’nin mimarını inkâr etmek, hakikatsiz bir safsata ve büyük bir yalandır. Mükemmel plânı, hârika estetiği, san’atkârâne yapılışı ile akılları hayrete düşüren böyle muhteşem bir eser ortada iken, onun mimarını inkâr etmek en büyük bir safsata ve en hakikatsiz bir hurafedir.

Aynen bu misâl gibi, şu muhteşem kâinat sarayının yaratıcısı, sahibi ve idarecisi olan Cenab-ı Allah’ı inkâr etmek, bu misâlden hadsiz derecede çirkin bir yalan, müthiş bir hezeyan, korkunç bir safsatadır.

6- ALLAHÜ AZÎMÜŞŞÂNI MAHLÛKATINA KIYAS ETMEK

İnsanları dalâlete götüren bir diğer yanılma sebebi de Allah’ın zâtına ve sıfatlarına dair hakikatleri, yarattığı diğer varlıklara kıyas etmektir. Halbuki Cenâb-ı Hak, vâcib-ül vücuddur, ezelî ve ebedîdir. Bütün sıfatları nihayet derecede kemâldedir. Aczden, ihtiyaçtan, mekân ve zamandan münezzehtir; hiçten yarattığı âciz, zelil, fani mahlûkatı ile hiçbir cihetle kıyasa girmez.

Malûmdur ki iki şeyin birbiriyle mukayese edilebilmesi için, aralarında ortak noktalar bulunması lâzımdır. Meselâ, insanın mahiyeti, taşın mahiyeti ile hiçbir cihetle kıyasa girmez. Farklı mahiyetteki iki mahlûk dahi birbiriyle kıyasa girmezken, vâcib, mümkin ile; Hâlık, mahluku ile nasıl mukayese edilebilir!

7- ALLAH’IN KUDSÎ MAHİYETİNİ AKLIN, ANLAYAMAYACAĞINI BİLMEMEK

Her insan, aklıyla Allahü Teâlâ’nın varlığını bilebilir. “Bir eser ustasız, bir bina mimarsız olamayacağı gibi ben de Hâlık’sız, Mâlik’siz olamam. Şu gökyüzü ve şu yeryüzü de Hâkim’siz, Sâni’siz olamazlar” diyebilir. Ancak, akıl Cenâb-ı Hakk’ın Zâtını anlamaktan âcizdir; bu vadide bir adım dahi atamaz.

Malûmdur ki, birşeyin varlığını bilmek başka, mahiyetini bilmek başkadır. Kâinatta çok şey vardır ki akıl onların varlıklarını apaçık bildiği halde, mahiyetlerini kavrayamamaktadır. Ruh, yerçekim kanunu, elektrik, hayal, şefkat gibi nice hakikatlar vardır ki bunların varlıklarını bilmek bir hakikat olduğu gibi, mahiyetlerinin idrak edilemeyeceğini bilmek de ayrı bir hakikattir. Aklın idrak edemeyeceği mahiyetleri anlamaya zorlanmak cerbezedir, cehalettir. İnsan bu hali ile sırat-ı müstakimden sapar ve takatinin son derecede üstünde olan bir yükün altına girmekle kendisini helak eder.

“Eser, ustasını idrâk edemez” hakikatınca, akıl da Hâlık’ının hakikatini kavrayamaz. Çünkü, O’nun mahlukudur, eseridir. Her mahluk gibi akıl da sınırlıdır. Görmenin, işitmenin ve diğer bütün hislerin sınırlı birer sahası olduğu gibi, aklın da belli bir idrak sahası, belli bir intikal gücü vardır. Cenâb-ı Hakk’ın kudsî mahiyetini idrak etmek, aklın kavrama ve intikal sahası içinde değildir.

Bir insan, değil Allah’ın zâtını, kendi ruhunun, hayâlinin, vicdanının dahi mahiyetlerini kavrayamaz. Çünkü, bunlar cismanî olmadıklarından akıl onlara bir suret giydiremez, bir şekil veremez. Meselâ, hayal için ne uzunluktan, ne kısalıktan; ne yaşlıktan, ne kuruluktan; ne büyüklükten, ne küçüklükten söz edilemeyeceği için akıl ona bir bir hudud çizemez ve onu kavrayamaz. Bununla birlikte hiçbir insan, mahiyeti meçhul olan bu varlığı inkâr da edemez.

Kendi mahiyetini bilmekten âciz olan insanın, bütün akılların, hayallerin, ruhların, hislerin, vicdanların, hafızaların, meleklerin yaratıcısı olan Allah’ın Zâtını anlamaya zorlanması en büyük bir cehalet ve cerbezedir.

Allah’ ın bütün sıfatları sonsuzdur, mutlaktır, ezelî ve ebedîdir. Akıl ise sınırlıdır, kayıtlıdır, sonradan yaratılmıştır. Kayıtlı olan mutlak olanı, sınırlı olan sonsuz olanı, sonradan yaratılan ezelî ve ebedî olanı elbette kavrayamaz. İnsanın bunu bilmesi, yâni Cenâb-ı Hakk’ın kudsî mahiyetini idrâkten âciz olduğunu anlaması gerçek idraktir.

Akıl, Allahü Teâlâ’yı “varlığı vâcib, kudreti sonsuz, iradesi sınırsız, ilmi her şeyi kapsıyan” olarak bilmekle mükelleftir. Zaten onun yaradılışının gayesi de budur.

O halde, Cenab-ı Hakk’ın kudsî mahiyeti ne idrâk edilebilir, ne hayal edilebilir, ne de hissedilebilir. Akılla anlaşılan ve duygularla hissedilen herşey mahlûktur. Allah’ın varlığı bu dünyada ancak akıl nuruyla görülür, kalbin ziyası ile sezilir.

Hakikat bu iken, insanın Allahü Teâlâ’yı zâtiyle anlamaya zorlanması vehimden başka birşey değildir.

Evet, aklın vazifesi, Cenâb-ı Hakk’ın kâinatta görünen büyüklüğünü, azametini, kudretini, hâkimiyetini, sonsuz hikmetini, inayetini, lütuf ve ikramlarını anlamak ve tüm bunlara kainattaki diğer varlıklarla beraber şuurlu bir şekilde tanıklık etmekden ibarettir.

Kur’ân-ı Mûcizü’l-Beyan birçok âyetlerinde ve Peygamber Efendimiz (S.A.V) pek çok hadis-i şeriflerinde bize bu hakikati ders vermişlerdir.

İnsan için Allah’ın kudsî mahiyetini idrâk etmek şu cihetle de imkânsızdır: O Vahid-i Ehad’in misli, misâli yoktur ki insan, kıyas ve temsil ile veya tecrübe yoluyla O’nun kudsî hakikatini anlamaya yol bulabilsin.

Bir gül yaprağı üzerinde parlayan bir damla su, semanın genişlik ve derinliğini hakikatıyla kavrayamayacağı gibi, insanın da, o sınırlı aklı, sonsuz âlemleri yoktan var eden bir Vâcibü’l-Vücud’un kudsî mahiyetini kavrayamaz.

8- BÜTÜN VARLIK ÂLEMİNİ BEŞ DUYU İLE KAVRAMAYA ZORLANMAK

Bazı insanları aldatan sebeblerden biri de beş duyu ile hissedemedikleri hakikatleri inkâr etmeleridir. Halbuki, varlık âlemi sadece beş duyu ile hissedilenlerden ibaret değildir.

Malûmdur ki, insan görme duyusu ile ancak maddî varlıkları görür. Dili ile, tatlar âlemini, kulağıyla sesler âlemini, burnuyla kokular âlemini hisseder. Halbuki melekler, ruhani varlıklar, elektrik, çekme ve itme kanunları gibi nice hakikatler vardır ki bunlar ne görülürler, ne işitilirler. Bununla birlikte bu hakikatların varlıkları da şüphe götürmez.

Bu hakikatten gaflet eden bir kısım insanlar “görmediğime inanmam” diyerek bütün varlık âlemini sadece gözleriyle gördükleri maddi varlıklardan ibaret sanmakla büyük bir hataya düşerler. Halbuki, görünmemek olmamaya delil olamaz. Bu âlemde görmediklerimiz şeyler gördüklerimizden çok daha fazladır. Hatta insan vücudunda akıl, hayal, hafıza, vicdan, sevgi, korku, merak gibi görünmeyen şeyler, görünenlerden kat kat fazladır.

“Görmediğim şeye inanmam” safsatasının altında aklın vazifesini göze yükleme hurafesi yatmaktadır. Halbuki, insandaki her bir his ayrı bir âlemin kapısını açar; birinin vazifesi diğerinden beklenemez. Meselâ göz, kulağın; burun dilin vazifesini göremez. İnsan, gözü ile ne yemeğin tadına, ne bülbülün sesine, ne de gülün kokusuna bakabilir. Göz bu azaların vazifelerini yapmaktan âciz iken, elbette aklın vazifesini yüklenemez.

Herhangi bir eser göz ile görüldüğü halde, ustası akıl ile idrâk olunur. Görmediğime inanmam, diyen bir kimse, bu eserin ustasını inkâr durumuna düşer. Aynen öyle de, bir insanın, şu muhteşem kâinatı seyr edip ondaki derin hikmetlere hayran kaldığı halde, onun san’atkârını “göremiyorum” diye inkâra kalkışması büyük bir cehalettir.

Böyle bir insan, bu kâinatta her an tecelli eden ve Allah’ın varlığını güneş gibi gösteren yaratma, hayat verme, rızıklandırma, büyütüp geliştirme, şekil verip güzelleştirme gibi sonsuz işleri ne ile açıklayacaktır?

Cenâb-ı Hakk’ın görünmemesi “şiddet-i zuhurundan ve zıddının yokluğundandır.” Meselâ, atmosferin küremizi her yandan kuşatması gibi güneşin de bütün uzay âlemini cismi ile kuşattığını farzetsek, o zaman güneşi göz ile görmek mümkün olmaz. Artık güneş şiddet-i zuhurundan görünmez olur. Hem gece gibi bir zıddı da olmadığı için zıddının yokluğundan güneş görülemez. Bununla beraber ziyâsıyla her yerde hazır ve nazır olan o güneşin varlığını inkâr etmek de büyük bir cehalet olur.

Allahü Azîmüşşân’m “şiddet-i zuhurundan ve zıddının yokluğundan” görünmemesine bu misâlin ışığında bir derece bakılabilir.

Evet, “herşeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise maneviyatta kördür.”

9- İNSANIN FITRÎ VAZİFESİ OLAN İBADETİ TERKEDİP İSYANA GİRMESİ

Cenâb-ı Hak, bu kâinatı ve içindeki bütün mevcudatı insan için yaratmış ve onu bu âleme en büyük gaye ve netice yapmıştır. Elbette insanın da kâinatın ötesinde büyük bir gayesinin olması zarurîdir. Bu gaye ise ancak Allah’a iman ve O’na ibadet ve itaat etmektir.

İbadet, Cenâb-ı Hakk’ın azamet ve büyüklüğünü, sonsuz mükemmeliğini kusursuzluğunu anlama ve ilan etme; hadsiz lütuf ve ihsanına şükür ve hamd etmektir. İnsan, hakiki insaniyet mertebesine ancak ibadet ile çıkabilir. Zira, ibadet insanın hayvanî arzularını kayıt altına alır. Onu Rabbine yaklaştırır. Ruhunu ulvi hedeflere yükseltir, kalbini temizler. İnsanı yüksek ahlâk ve güzel seciye sahibi kılar.

İnsanın fıtri vazifesi ibadettir. Bu vazifeyi terkeden insan, ahlaken çok alçalır ve hayvanî hislerinin mahkûmu olur. Hak ve hukuk dinlemez. Ruhen düşüşe geçer, günahların iç yüzündeki dehşetli çirkinliği göremez. İşlediği günahlar onu adım adım inkâra doğru götürebilir. Günahları işleye işleye kalbi ve vicdanı kararır. Latifeleri söner, idraki felç olur. Sağlam düşünme kabiliyetini kaybeder.

Bilindiği gibi, âmirinin verdiği vazifeleri yapmayan bir memur, ona karşı önce mahcubiyet duyar. Eğer itaatsizliğe devam ederse sonunda bu mahcubiyet yerini bir nevi düşmanlığa, isyana terkeder. Aynen bu misâl gibi insan da, Yaratıcı’ sının emir buyurduğu kulluk vazifelerini terk ettiğinde önce sıkılır, mahcup olur. Günaha devam ede ede, kalbinden Rabbine karşı muhabbet ve korku silinir, yerini kin ve düşmanlığa terkeder. İsyanda ısrar ettikçe ibadetten nefret etmeye başlar. Kadere itiraz eder, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetini yargılamaya başlar. Yaptığı isyanları savunmaya başlar. Artık böyle bir insan, din ve mukaddes şeyler hakkındaki telkinlere ve propagandalara kapılmaya hazır hale gelmiştir. Böyle bir insan, ulûhiyet, âhiret, kader, haşir gibi imanî mes’elelerde küçük bir vesveseyi, kuvvetli bir delil olarak görmeye başlar. Böylece, sorumluluktan kurtulup selâmete çıkacağı vehmine kapılır. İfsat komiteleri bu tip insanları kolayca aldatıp kendilerine bağlayabilirler.

10- DİNE AİT HAKİKATLARDA YETKİLİ KİŞİLERE MÜRACAAT EDİLMEMESİ

Günümüz insanı ilmî ve fennî sahalarda haklı olarak, yetkili kişilere müracaat etmektedir. Bu hassasiyeti, dini mes’elelerde çok daha fazlasıyla göstermesi gerekirken, böyle yapmayıp ya kendi aklı ile yetinmekte, yahut bu sahada ehliyetsiz kişilerin sözlerine itibar etmektedir. Halbuki, dinde ehil olmayan kişi başka sahalarda uzman bile olsa, onun sözü dinde delil kabul edilmez. Malûmdur ki, bir ilimde, alim olan kişi başka bir fende cahil kalabilir. Onun sözü bu fende geçerli sayılmaz. Mesela, bir doktor tıp ilminde ne kadar ileri giderse gitsin, onun sözü mühendislikte delil kabul edilmez; bu sahada ona müracaat edilmez. Gerçek bu iken, akıl ile kavranılması mümkün olmayan “imanî, Kur’anî ve dinî hakikatlerde” insan ne kendi aklına güvenebilir ve ne de bu sahada yetkili olmayan kimselerin sözüyle hareket edebilir. Bu hususta ona düşen görev, dinî konularda yetkili kişilere müracaat etmek, yahut onların yazdığı eserlere başvurmaktır. Bunu yapmayanlar çoğu zaman kendi arzularını, vehim ve hayallerini fikir sanmakla hakikatten uzaklaşırlar.

YAVUZ SULTAN SELİM’İN KÜPESİ

Yavuz Sultân Selim’in sol kulağında küpe bulunan bir resmi mevcuttur.

Bu doğru mudur? ( 1 )

Konuyu bir kaç açıdan ele almakta yarar vardır:

1) İslâm Hukukuna göre kulakların küpe takılmak üzere delinmesi ve küpe takılması, kadınlar için caiz görülmüş; ama erkekler için caiz görülmemiştir. Bazı hukukçular, erkek çocukların da kulaklarının delinebileceğini ve bu tür bir olayın Hz. Peygamber zamanında yapıldığı halde yasaklanmadığını ileri sürmektedirler. Her hal ü kârda ergen erkeklerin kulaklarını deldirmeleri ve küpe takmaları, çoğu hukukçulara göre haram ve bazılarına göre ise mekrûhtur; yani kısaca caiz değildir.

İste bu seri hükmü bilen Yavuz Sultân Selim’in kulağını deldirip küpe taktığına ihtimal dahi vermiyoruz. Zira Yavuz, Mısır Seferi dönüşünde oğlu Süleyman’ın süslü elbiselerini görünce, ‘Bre Süleyman, sen böyle giyinirsen, anan ne giysin?’ dediğini biliyor ve onun şahsî hayatında sade ve süsten uzak olduğunu kaynaklardan öğreniyoruz. Yavuz, süs ve ihtişamdan hoşlanmayan bir Padişahtır. Doğru olan resimlerinde, pala bıyıklar vardır; ancak küpe yoktur.

2} Şu anda Topkapı Sarayı’nın Portreler Bölümünde 17/66 numara ile 70 x 65 cm ebadında bulunan küpeli Yavuz Portresi ile Macar bir ressama ait olduğu söylenen küpeli resme gelince; Evvela, Yavuz’un minyatürlerde ve elimizde bulunan resimlerinde, bunun gibi küpeli olan üçüncü bir resmi bulunmamaktadır. Kaldı ki, bu resimler arasında resmî nakkaşlar tarafından yapılanları vardır. İkincisi, Yavuz’a isnad olunan, ama tamamen hayalî ve uydurma olan Avrupalı ve İranlı ressamlara ait resimler çokça bulunmaktadır. Tarih kaynakları bu noktanın altını çizmektedirler. Bu küpeli resmin de, uydurma resimlerden biri olması kuvvetle muhtemeldir. Zira Sultânın kulağında küpe, boynunda incili madalyon, sarığında taç bulunmaktadır. Osmanlı Padişahlarının kıyafetleri ile bağdaşmayan bu süsler, tablonun yakın tarihlerde yapıldığını göstermektedir. Zaten 1926 yılında Dolma Bahçe Sarayından getirilmiştir. Dolma Bahçe Sarayına ne zaman konulduğu da bilinmemektedir. Üçüncüsü, bazı araştırmacılara göre, bu küpeli resim Şah İsmail’e aittir. Zira başında Şii Mezhebinin alâmeti olan kızıl börk ve bunun üzerinde İran Şahlarına mahsus taç vardır. Ayrıca küpe de Şi’a mezhebinde caiz görülmektedir.

3} Küpeli resmin Yavuz’a ait olmadığı ortadadır. Ait olsa bile, son zamanların bazı ahlaksız insanlarının bunu, gay’liğe yorumlamaları, en az bu resmin Yavuz’a isnad edilmesi kadar yanlıştır. Doğru olsa bile böyle yorumlanmasının mantıksızlığını, iç oğlanı meselesinde uzun uzadıya açıklamış bulunuyoruz. Kaldı ki, bazı kölelerin, kölelik alâmeti olarak kulaklarına küpe taktıkları bilinmektedir. Tek kulağında olduğu hiç mevzubahis dahi edilmemiştir. Bazı yazarlar, Yavuz’un bu küpesini Allah’a kul olma özelliği olarak taktığını ve bununla Cihan hâkimi olmasına rağmen âciz bir kul olduğunu göstermek istediğini anlatmaya çalışmışlardır. Bize göre bu yorumlar kısmen zayıf yorumlardır. Zira küpeli resim hadisesi doğru görünmemektedir. Fakat kölelerin küpe taktıkları doğrudur

(1)İbn-i Âbidin, Redd’ûl-Muhtar, c. VI, sh. 420, Heyet, Resimli-Haritalı Mufassal Osmanlı Tarihi, İstanbul 1958, c. II, sh. 717, 719, 725, 731, 739, 788; Gönenç, Halil, Günümüz Meselelerine Fetvalar, İstanbul 1983, c. II, sh. 164; Dirler, Ayten, “Yavuz Selim Küpeli miydi?”, Zafer Dergisi, Haziran 1995, sayı 222, sh. 28-29; Kuşoğlu, M. Zeki, Tılsımdan Takıya, İstanbul 1998, sn. 52 vd
Kaynak  : BİLİNMEYEN OSMANLI PROF.DR AHMET AKGÜNDÜZ Sayfa, 147-148 – 80. madde

Diğer Bazı Prof.lerin Görüşleri : Prof. Dr. Yusuf Halacoğlu: Topkapı Sarayı’nda sergilenen resimde Yavuz’un başında 12 dilimli bir taç bulunur. Ancak Yavuz, 12 dilimli taç giymez. Şii’likteki 12 İmam’ı temsil eden taç Şah İsmail’e aittir. Bunun gibi hatalar çok oluyor. Yavuz, minyatürlerde tablolardakinden çok farklı resmedilmiştir. Kulağında küpe yoktur minyatürlerde. Sadece Batı kaynaklı gravürlerde küpeli görünür. Bu da Batı yorumu olarak yansımıştır resimlere. Doğruyu yansıtmaz.

Dr. Necati Ulunay Uzunsatar : Avrupa müzelerinde Yavuz’a ait onlarca resim gördüm ama hiç birinde küpeli bir tablosuna rastlamadım.Yavuz’un sert mizacı ve önderliği onu küpe takmaktan alıkoyacak özelliklerdir. Yavuz, belagati ve hitabeti güçlü, asaleti olan ve askerine önem veren bir önderdi. Ayrıca gerek İslam’da gerekse ordu içi gelenekte erkeğin süslenmesi uygun değildir. Avrupalı ressamlar kendi yorumlarını katmışlardır bu gibi çoğu resme.

Prof. Dr. Kemal Çiçek: Kaynaklarda Yavuz’un küpe taktığına dair bir bilgi yok. Ayrıca Yavuz, Fatih gibi doğrudan portresini yaptırmış bir padişah değildir. Bazı portrelerinde şatafatlı bir giyim tarzı içinde resmedilir oysa oğlunu giyim konusunda uyardığı bilinir. Bu şekilde resmedilen başka padişah yok tarihimizde. Avrupalı ressamlar bu şekilde çizilmiş, Osmanlı minyatürlerinde tam tersine, sade görünümlü. 12 dilimli sarık da resmin orjinal olmadığı fikrini güçlendiriyor.

HİPERAKTİVİTE-ÇOCUKTA DİKKAT EKSİKLİĞİ

Ali Çankırılı

Hiperaktivite / Çocukta Dikkat Eksikliği

HİPERAKTİVİTE, yani aşırı hareketlilik anaokuluna ve ilköğretime devam eden çocuklarda sık görülen ve fakat ciddiye alınmadığı için çocuğun ağır psikolojik çöküntüler yaşamasına sebep olan bir rahatsızlıktır. Çoğu anne baba, çocuklarında daha küçük yaşlarda gördükleri hiperaktiviteyi ciddiye almaz, üstelik bunu aşırı zeka belirtisi olarak değerlendirirler. Ancak çocuk okula başladıktan sonra öğretmenin şikayeti üzerine durumun ciddiyeti ortaya çıkar. Buna rağmen çoğu anne baba hiperaktiviteden kaynaklanan dikkat eksikliğinin getirdiği problemleri kabullenmek istememekte, öğretmenin çocuğu idare edemediğini ileri sürmektedir.

Peki, nedir hiperaktif dikkat eksikliği? Bu rahatsızlık, nöropsikiyatrik, yani beyne bağlı bir bozukluktur. Araştırmalar her yirmi çocuktan birinin hiperaktif dikkat eksikliği sendromuna maruz olduğunu göstermektedir. Bir başka deyişle, anaokulu ve ilkokuldaki her sınıfta en az bir hiperaktif dikkat eksikliği sendromu yaşayan çocuğa rastlamamız mümkündür.

Bu sendroma yol açan sebepler tam bilinmemektedir. Yaygın kanaate göre, buna beyindeki nörokimyasal madde eksiklikleri sebep olmaktadır. Motor—yani, hareketle ilgili—davranışlar ve zihinsel faaliyetler beyindeki çeşitli bölgelerin nöron ağları üzerinden bilgi alışverişi yapması sonucu ortaya çıkmaktadır. Nöronlar arası iletişimi sağlayan kimyasal maddelerdeki bozukluklar ve eksiklikler bölgeler arasında bilgi akışını aksattığı için çocuk hareketlerini kontrol edememekte, gerekli zihinsel faaliyetleri sürdürememektedir. Uzmanlar, hiperaktif dikkat eksikliği sendromunun tedavisini iki koldan yürütmektedir. Birincisi ilaç tedavisi, ikincisi öğretmen ve ailenin içinde yer aldığı davranış terapisidir. Bir yandan ilaç tedavisi ile eksik nörokimyasalları tamamlamaya ve beyindeki hücrelerin daha aktif çalışmasını sağlamaya çalışırken, diğer yandan çocuğun psikolojik bozukluklar yaşamaması için anne babanın ve öğretmenin nasıl davranması gerektiği üzerinde durulmaktadır.

Okul öncesi dönemde her çocuk hareketlidir. Hareket büyük ve küçük kas gelişimi için gereklidir. Ayrıca, çocuk deneme-yanılma yoluyla hızlı bir öğrenme süreci içindedir. Bu doğal hareketliliği hiperaktivite ile karıştırmamak gerekir. Hiperaktivitenin belirtileri çok daha başkadır ve çoğu kez dikkat eksikliği sendromu ile birlikte görülür.

HİPERAKTİVİTENASILANLAŞILIR?

Aşağıda sıralayacağımız belirtilerden en az altı tanesi çocuğunuzda varsa ‘hiperaktivite’den söz edilebilir:

• Sınıfta sırasından sık sık kalkar, kımıldamadan yerinde oturamaz.

• Ellerini ve ayaklarını durmadan sallar, sağa sola dönüşler yapar.

• Yemek masasından birkaç defa kalkmadan yemeğini bitiremez.

• Sürekli koşar, tırmanacak hedefler arar.

• Toplu oyunlarda, oyunu kurallarına göre sürdüremez, kişisel davranır.

• Motor takılmış gibi yerinde duramaz.

• Sürekli konuşur.

• Soru sorduğunuzda, daha sorunuz bitmeden o cevap vermeye başlar.

• Sırasını beklemekte zorlanır.

• Karşısındaki kişinin sözünü keser.

DİKKATEKSİKLİĞİ

NASILANLAŞILIR?

Aşağıda sıralayacağımız belirtilerden en az altı tanesi çocuğunuzda varsa ‘dikkat eksikliği bozukluğu’ndan söz edilebilir:

• Dikkatsizce hatalar yapar, detaylara giremez.

• Derse veya bir işe yoğunlaşmakta zorlanır.

• Yapılması gerekenler söylendiği halde sırayı takip etmekte zorlanır.

• Yapılması gereken işleri planlamakta ve tamamlamakta zorlanır.

• Baştan sona zihinsel çaba gerektiren işlerden ve ödevlerden nefret eder.

• Sürekli olarak ders araçlarını (kalem, silgi, cetvel vb.) kaybeder.

• Dikkati kolayca dağılır. Okuduğu bir parçanın sonuna geldiğinde başını unutur, tekrar okumak zorunda kalır.

• Kendisiyle konuşan kişinin sözünü tamamlamasını bekleyemez, dikkati başka şeylere kayar.

• Başladığı bir işin sonunu getiremez, çabuk sıkılır.

• Yazı yazarken ilk birkaç dakika düzgün yazar, sonra yazısı bozulmaya başlar.

TEŞHİSKOYABİLMEKİÇİN

Bir çocuk için hiperaktivite ve dikkat eksikliği sendromu teşhisi koyabilmemiz için aşağıdaki beş belirtiden emin olmamız gerekir:

• Yukarıda sıralanan belirtiler altı yaşından önce ortaya çıkmış olmalıdır.

• En az altı ay süreyle devam ediyor olmalıdır.

• Hem evde, hem okulda aynı zorlukları yaşıyor olmalıdır.

• Bu zorluklar sebebiyle öğretmeninden ve arkadaşlarından sık sık uyarı ve şikayet alıyor olmalıdır.

• Yaşadığı hiperaktivite ve dikkat eksikliği sebebiyle ödevlerinde eksiklik ve sınavlarda fazla başarı gösterememe olmalıdır.

HİPERAKTİFÇOCUKYAŞITLARINDANFARKLIDIR

Zor geçen bir ameliyattan ve ateşli bir hastalıktan sonra görülen aşırı hareketlilik ve dikkat bozukluğunun hiperaktif dikkat bozukluğu sendromuyla karıştırılmaması gerekir. Bu sendrom, aslında çocuk yürümeye başladığı andan itibaren görülmeye başlanan bir rahatsızlıktır. Motor takılmış gibi oradan oraya koşturur, yorulmak bilmez. Anne, “Sadece onu izlemek bile beni yoruyor” der. Çocuk yaşıtlarına göre daha hareketlidir. “Dur, yapma, yavaş ol!” emirlerini yerine getiremez. Azarladığınız veya ceza ile tehdit ettiğiniz zaman hareket etmemeye çalışır, ama beceremez; içindeki dürtüye yenik düşer. Yemek sofrasında bile hareketsiz duramaz. Yaşıtları kadar sabırlı değildir; dikkatini uzun süre bir oyuna veremez, oyunun kurallarına uymaz, içinden geldiği gibi davranır. Bu yüzden adı ‘oyunbozan’a çıkar. Kendinden daha küçük çocuklarla oynamayı tercih eder. Okula başladığı zaman yaşından beklenen olgunluğu ve uyumu gösteremez, hep çocuksu davranır. Sabır, irade ve dikkat isteyen işlerden sıkılır, devam etmek istemez.

Hiperaktif çocuk, davranışlarının sonuçlarını düşünmeden hareket ettiği için sık kaza yapar, yarası beresi eksik olmaz. Kafasına koyduğu şeyi yapmadan duramaz. Arabada giderken pencereyi açmak veya balkondan sarkıp aşağıya bakmak istediği zaman, ancak kolundan tutarak onu durdurabilirsiniz.

HİPERAKTİF DİKKATEKSİKLİĞİNİNTEDAVİSİ

Bu sendromun belirtilerini tamamen ortadan kaldıran bir tedavi şekli henüz bulunamamıştır. Mevcut imkânlarla belirtilerin en aza indirilmesi hedeflenmektedir. Yukarıda kısmen temas ettiğimiz gibi, ilaç tedavisi ile beyin kimyası desteklenip belirtiler aza indirilmeye çalışılırken, aynı zamanda sıkı bir davranış terapisi de uygulanmaktadır.

Davranış terapisi üç temel değerden oluşmaktadır: sevgi, kurallar ve kas egzersizleri. Sevgi karşılıksız ve pazarlıksız verilmelidir. “Uslu durursan seni severim” veya “Eğer sevgimi kazanmak istiyorsan oturup dersini bitirirsin” gibi ön şartlar ileri sürülmemelidir. Devamlı ikaz alan, azarlanan ve suçlanan hiperaktif çocukta, kendisinin sevilmediği kanaati vardır. Kendilerine güvenleri çok zayıftır. ‘Söz dinlemez kötü çocuk’ olduklarını düşünürler. Sevilmeyen ve kendisini kötü hisseden bir çocuk içinden iyi şeyler yapma isteği duymaz. Anne baba, kendilerini üzecek ne yapmış olursa olsun, çocuğa sevgilerini sözleriyle ve davranışlarıyla belli etmelidir.

Anne ve baba, hiperaktif çocuğa hangi davranışların doğru hangilerinin yanlış olduğunu açıklamalı; doğru davranışlarını destekleyerek güven aşılamalıdır. Yanlış bir davranışta bulunmak üzere olduğu zaman uyarılmalı, isterse bu davranıştan vazgeçebilecek güçte olduğu söylenmelidir. Çocukla birlikte oyun oynamalı, oyunun kurallarına göre davranması sağlanmalıdır. Ders çalışırken veya ödev yaparken çalışma süreleri birlikte kararlaştırılmalı, süre dolunca mola verilmelidir. Meselâ, dikkatini 10 dakika yoğun tutabilen hiperaktif bir çocuğun bunu 12 dakikaya çıkarması hedeflenmeli, arkasından mola verilmelidir. Sadece aile terapisi davranışları düzenlemeye yetmez. Okulda yaşadığı problemleri en aza indirmek için öğretmenin de çocuğa yardımcı olması gerekir.

Hiperaktif çocuklar genellikle uykuya gitmede de zorlanır, erken yatmak istemezler. Aslında sürekli hareket hâlinde oldukları ve fazla enerji harcadıkları için yaşıtlarına göre daha çok uykuya ihtiyaçları vardır. Her gece aynı saatte ve erken yatmaya alıştırdığınız zaman, hem yeterli uyku almasını, hem de düzene girmesini sağlamış olursunuz. Anne baba, hiperaktif çocuğu kahvaltı yaptırmadan okula göndermemelidir. Düzenli ve sağlıklı beslenen çocuklar tedaviye daha iyi cevap vereceklerdir.

Anne babalar, hayal kırıklığına uğramamak için, ilaç almaya başlayan çocuğun hemen düzeleceğini beklememeli, tedavinin uzun süre devam edeceğini ve iyileşmenin yavaş seyredeceğini önceden kabullenmelidir. Burada sabır ve fedakârlık doktordan çok anne babaya ve öğretmene düşmektedir.

TELEVİZYON VE BAŞARI BİR ARADA OLMAYACAK İKİLİ

10 dakika TV izleyip ders çalışacaktım.” dediniz ama yine olmadı. Çalışamadınız. Peki bu pişmanlığı hangi sıklıkla yaşıyorsunuz? Eğer başarı istiyorsanız, TV’nin güdümünden çıkmanız gerekiyor.

Öğrenciler, televizyondaki diziler ve yarışmalardan vazgeçemeyeceklerini düşünürler. Bunu ispatlayan en iyi örnek, konuyla ilgili olarak öğrencilerin kurdukları cümlelerdir: ‘Hocam, inanın kısa bir mola verecektim. Ayaklarım televizyona götürdü, dalmışım. Saatin nasıl geçtiğini anlayamadım.’

Öncelikle şunu belirtelim: Ayaklar, televizyona götürmez. Daha doğrusu götürür de, tabii beyin isterse. Ayaklar tüm diğer organlar gibi beyin tarafından yönetilir, bunu hiç kimse inkâr edemez. Bilinçsiz bir şekilde gerçekleştirdiğimiz davranışlar vardır. Ancak yalnızca refleks ve içgüdü türü davranışlar, bilinçsiz davranışlar kapsamına girer. Gök gürültüsü karşısında irkilme, ışık karşısında gözbebeğinin küçülmesi, leyleklerin göç etmesi gibi.

O halde, söylenen cümleyi düzeltelim: ‘Hocam, molamı televizyon karşısında vermek istedim. Yaptığım davranışın farkındayım.’

Şimdi doğru olanı söylemiş olduk. Öğrencilerin söylediği diğer cümlelerde yanlışlık yok.

***

TELEVİZYON BİREYE NASIL EGEMEN OLUR?

Televizyon karşısında vaktin nasıl geçtiği anlaşılamaz. Çünkü televizyon -özellikle de seçici olunmazsa- bireyi esir alır. Kaç yaşında olursak olalım; televizyon karşısında savunmasız kalırsak yani izleyeceğimiz programa karar vermeden karşısına geçersek, bize hükmeder. Televizyonun bize bu denli hâkim olmasının nedeni, duyu organlarının birçoğuna aynı anda hitap ederek, bireyi sersemletmesidir.

Televizyon, öncelikle göze hitap eder ve bireyin tüm dikkatini onun üzerinde yoğunlaştırması için gerekli olan her türlü unsuru kullanır. Hareketli, renkli ve büyük objeler, ekranları süsler.

Kulağa hitap eder. Ani ve yüksek seslerin, zihni gereksiz yere meşgul eden konuşmaların adresi, yine televizyondur. Bu nedenle; kalabalık bir odada birçok farklı uyarıcıyla bir arada bulunsak da, algıda seçiciliğimiz(dikkatimiz) yine televizyona yönelir. Ders çalışmaya dalmak; çok ender görünen bir durum olmasına rağmen, televizyona dalmak sık rastlanan bir durumdur. Çünkü televizyon, bireyin düşünmesine engel olur ve onu bulunduğu ortamdan soyutlar.

Uzun süre televizyon seyretme, bireyde yorgunluğa neden olur. Ancak öğrenciler, mola vermek yani dinlenmek için televizyona yönelirler. Burada sizce bir çelişki yok mu?

***

TV KARŞISINDA GEÇİRİLEN SAATLER KAYIP MI, KAZANÇ MI?

Televizyonda önümüze gelen her programı; hiçbir saat sınırı koymadan seyredersek, öncelikle hayallerimizi bir başka hazirana ertelememiz gereklidir. ‘Yok, ben dizilerimden hiçbir zaman vazgeçemem’ diyorsanız, üniversite hayalinizi rafa kaldırmanız gereklidir. Yalnızca hayallerinizi mi rafa kaldırmanız gereklidir? Tabii ki, hayır. Aile içi iletişiminizi, özgün ve bağımsız düşünme yeteneğinizi ve daha sayamayacağımız birçok şeyi. Gerçek olmayan, kurmaca bir dünyanın içinde silik bir yaşam sürmek, sürekli yönlendirilmek, insan olma onuruna yakışmayan bir durum. Gerektiğinde ailenize karşı bile bildiği doğruları savunmaktan çekinmeyen gençler, neden bu kadar sessizsiniz?

Unutmayın! Televizyon ve başarı bir arada bulunmayacak bir ikilidir. Bunlardan birisini tercih etmemiz gereklidir. Rotasız gemiler gibi hareket etmeyelim. Televizyon bizi yönlendirmesin, biz televizyonu yönlendirelim. Enerjimizi, potansiyelimizi, sorumluluklarımızı yerine getirmek için kullanalım. Hayatımızın her döneminde, iradeli davranışlarda bulunmaya gayret edelim.

Ailem Dergisi’nden..

ÇOCUĞUNUZ İŞTAHSIZSA!

Birçok anne çocuğunun iştahsız olduğundan şikâyet eder. Bu yüzden anneler bebeğini sürekli besleme eğiliminde olurlar. Çocuğunuza zorla yedirmeyin; çünkü iştahsızlık çeşitli hastalıkların sinyalini veriyor olabilir. İştahsızlık, çocuğun ihtiyacı olan gıdayı alamaması olarak tanımlanıyor. İştahsızlık, idrar yolu enfeksiyonları, kulak, burun, boğaz ağrıları, anemiler, bazı hormonal ve alerjik hastalıklarda sıklıkla ortaya çıkıyor. Ayrıca psikolojik faktörler de çocukların iştahında önemli rol oynuyor. İştahsızlığa sebep olan organik bir neden varsa, öncelikle bu sorun ortadan kaldırılmalı.

HUZURSUZ AİLE ORTAMI İŞTAHSIZLIĞI ETKİLİYOR

Aile ortamının huzursuz olması da, çocukta görülen iştahsızlığın önemli bir sebebi. Beslenme şekli, hangi tür yiyeceklerin tercih edildiği, yiyeceklerin nasıl hazırlandığı, beslenme saatleri çocuğun iştahını belirleyen en önemli faktörler arasında yer alıyor.


ANNELERE TAVSİYELER

* Özellikle ülkemizde demir eksikliği ile fazla karşılaşıldığı için çocuklara 4. veya 5. aylarda demir profilaksin başlanmalıdır.

* İnek sütü tüketimine de imkan varsa bir yıl, yoksa dokuzuncu ayda başlanmalıdır. Daha erken dönemde inek sütü kullanımı demir eksikliğine yol açabilir.

* İdrar yolu enfeksiyonları ihmale gelemeyecek durumlardan biridir. Çocuğunuz iştahsızsa mutlaka idrar yolu enfeksiyonunu göz önünde bulundurun.

* Ek gıdalara 6. aydan daha geç başlamayın. Bebeğinizi 9. ayda sofraya oturtun.

* Çocuğun sevmediği gıdalarda ısrar etmeyin. Ancak zaman zaman deneyin ya da daha cazip hale getirin.

* Çocukların mide kapasiteleri küçük olduğu için 7-8 kaşıktan sonra yemek istemeyebilirler.

* 4-6 ayda beslenmede bir problem varsa, bu organik bir nedenden kaynaklanma ihtimali yüksektir.

* Çocuğunuzu başka çocuklara kıyaslamayın. �Küçük kalacaksın� diye sözlerle tehdit etmeyin.

* Yemekten önce çocuğa abur cubur gıdalar yedirmeyin. Çocuğun iştahını kesebilir.

* Uyku düzenlerini değiştirmemek veya düzen oluşturmak, temiz havaya çıkarmak, yürütmek, oyun oynamalarını sağlayarak çocukların rahatça yemek yemelerini kolaylaştırabilir.

* Çocuğun bilinçaltına yerleşmiş endişe, üzüntü, nefret veya kıskançlık gibi duygular iştah azalmasına sebep olabilir ve bu durumun tedavisi gereklidir.


HAMZA YAZGAN, SEMA HASTANESİ ÇOCUK SAĞLIĞI VE HASTALIKLARI UZMANI

ÇOCUK EĞİTİMİNDE TEMEL KURALLAR

1. Çocuklarınızla duygu ve ihtiyaçları hakkında konuşun.

2. Çocuklarınızı, can kulağıyla dinleyin ve onlara değer verdiğinizi �beden dilinizle� hissettirin.

3. Çocuğunuzun duygu ve düşünceleri hakkında karşılıklı konuşun.

4. Çocuğunuzun yaşına ve gelişimine göre, uygun görev ve sorumluluklar verin.

5. Hangi yaşta olursa olsun, çocuğunuzla oynama ve onun heyecanına katılma fırsatını kaçırmayın.

6. Çocuğunuzun her yaşta anlattığını, sıkıntıdan patlasanız bile dinleyin.

7. Çocuğunuzun anlattıklarını dinlemiyorsanız, bir süre sonra onun da sizi dinlemediğini görürsünüz.

8. Çocuğunuzu dinlerken, mutlaka yüzüne bakın ve onunla �göz ilişkisi� içinde olun.

SİHİRLİ İKSİR: SİRKE!

Sefa Saygılı

SİRKE, yemek ve salatalarımıza çeşni veren, ayrıca turşu yapımında kullanılan ekşi (asitli) bir maddedir.

Ekşimiş üzüm ve elma suyu demek olan sirkede bol miktarda C vitaminiyle bazı madeni tuzlar bulunur. Bu yüzden sirkenin besin değeri yüksektir ve vücudumuza çok faydası vardır.

Sirkede yüzde 6-7 oranında asetikasit (sirke ruhu) mevcuttur. Bilhassa bu sirke asidi; iştah açar, sindirim salgıların artırıp hazmı kolaylaştıran ve sirkeye ferahlatıcı hoş kokusunu veren maddedir.

Yapılışı

Tabii sirke, elma veya üzüm suyunun 15 gün kadar bir kapta üstüne tülbent örtülerek bekletilmesi ve süzülmesiyle elde edilir. Böylece meyve kalıntılarından arındırılır. Hava almasına imkân vermeyen şişelere tam dolacak şekilde aktarıldıktan sonra serin, loş ve güneş ışığı almayan bir mekânda saklanır.

Kullanıldığı yerler

Sirkenin tam bir şifa kaynağı olduğu günümüzde anlaşılmıştır ve hayatımız için önem arz eden çok sayıda mineral ve vitaminleri ihtiva ettiği bilinmektedir.

Şifa amacıyla kullanmak için; bir bardak suya 2 tatlı kaşığı elma sirkesi ve 1-2 tatlı kaşığı bal katarak, günde 3 defa, mümkünse yemeklerden önce (fazla kilo problemi için de etkili olan elma sirkesi bu amaçla kullanılacaktır mutlaka) alınmalıdır.

Yine her sabah aç karına bir defa alırsak sağlığımızı korumada faydalıdır.

Sirkeyi salatalarda, çorbalarda vs aroma vermek ve iştah açmak için de kullanabiliriz.

Sağlığımıza faydaları

• Sirke asidi normal dozlarda dahi mikrop öldürücü özelliğe sahiptir. Bu sebeple bazı salğın hastalıklara karşı tıbbi ve ciddi bir tedbir olarak hep tavsiye edilir.

• Yine bağışıklık sistemini güçlendirerek nezle, grip, boğaz ağrıları gibi enfeksiyonlara yakalanmayı engeller.

• Sirke sindirimi kolaylaştırır. Hazımsızlığa iyi gelir. İştahı açar. Bu sebeple birçok yemek ve salatalarda tat ve çeşni için kullanılır.

• Ayrıca barsak gazına ve kabızlığa iyi gelir.

• Sirke mide hararetini giderir. Safrayı keser. Safra rahatsızlıklarına iyi gelir ve safra akıntısını tanzim eder.

• Kalp ve sinirleri kuvvetlendirmede düzenli olarak elma sirkesi—bal karışımı alınması tavsiye edilir. Yine bu karışım muhtevasında olan A ve diğer vitaminlerle görmeyi keskinleştirir.

• Sirke kandaki kolesterolu düşürerek kalp ve damar hastalıklarına karşı koruyucu rol oynar. İçerdiği doğal asitler ve enzimlerle kanın daha sağlıklı ve ince akmasını sağlar.

• Elma sirkesi yüksek miktarda kalsiyum, yani kemik ve dişler başta olmak üzere insan vücudunun en temel minerallerinden birini ihtiva etmektedir. Böylece kemikleri mineral bakımından zenginleştirerek osteoporozu (kemik erimesi) önler.

• Kadınlarda adet ağrılarına ve anormal akıntılara karşı tesirlidir.

• Sirkeyle soğuk su friksiyonları en zararsız ateş düşürücü, keza vücuda sükûnet ve ferahlık veren bir tatbikat olur.

• Egzama ve yaralara sürülürse büyük ölçüde şifa etkisi vardır.

• Başta damarlar, karaciğer, böbrekler olmak üzere vücudu toksinlerden (zehirli atık maddeler) arındırır, yağlı – mukus kalıntılarını parçalar.

• İdrar yolları enfeksiyonlarında, sindirim bozukluklarında, kramplarda, yaban arısı sokmalarında, saçta kepekte, uyku bozukluklarında, kulak çınlamasında da kullanılır.

“Ne güzel katık!”

PEYGAMBER EFENDİMİZ (asm), Mekke’nin fethinde, amcası Ebu Talib’in kızı Ümmehani’nin evini şereflendirmişti.

Ona:

“Yanınızda yiyecek bir şey var mı?” diye sordu.

Ümmühani, mahcup bir ses ile cevap verdi:

“Hayır, kurumuş ekmek kırıntıları, tuz ve biraz da sirke var. Ben de, bunları sana ikram etmekten utanırım…”

Mübarek ömrü boyunca, önüne konulan hiçbir yemeği küçümsemeyen ve beğenmemezlik etmeyen Allah’ın Resulü:

“Getir onları!” emretti. Sonra o kuru ekmekler suyun içine ufalandı. Bir miktar tuz ilave edildikten sonra da, üzerlerine sirke döküldü!

Bu mütevazi yemeği, afiyetle yiyen Peygamber Aleyhisselam, Rabbine hamd duaları ettikten sonra, şöyle buyurdu:

“Ey Ümmühani! Sirke ne güzel katıktır! Sirkesi bulunan bir ev, katıktan mahrum sayılmaz!”

Vitamin Hapı Değil, Doğal Gıda!

Vitamin Hapı Değil, Doğal Gıda!

Sefa Saygılı

KALP HASTALIĞI, diyabet, bunama, felç, akciğer ve bağırsak kanseri, ateroskleroz (damar sertliği) gibi hastalıklar günümüzde giderek yaygınlaşıyor. Ancak meyve ve sebzeyle beslenen kişilerde bu rahatsızlıklara daha seyrek rastlanıyor.

Elbette bu dediğimiz taze meyve ve sebze yiyenler için geçerli. Meyve ve sebzelerin çeşitli işlemlere tabi tutulup ekstre haline getirilmesi ya da hap haline getirilmesiyle umulan fayda, halk arasında sanıldığı kadar yüksek değil. Çünkü ekstre haline getirilirken, hastalıklara karşı koruyucu ve gençleştirici özelliği olan antioksidan maddeleri diğerlerinden ayrıştırılmaktadır. Sağlığımıza sağlık katmak için rafları dolduran kızılcık kapsülleri, efervesan C vitamini, beta karoten, selenyum, üzüm çekirdeği ekstresi, yüksek yoğunlukta E vitamini gibi bu antioksidan maddelerin tıp dünyasında başka bir efsane olduğuna dair araştırmalar giderek çoğalıyor.

Bu efsanenin başlangıcı aslında laboratuar deneylerine dayanıyor. Yapılan deneylerde kap içindeki antioksidan maddelerin, tek başlarına kullanıldıklarında hücre yıkımına yol açan “serbest radikaller”in zararlı etkilerini önleyebildikleri gözlenmişti. Bu keşif üzerine devasa bir “vitamin sanayii” doğdu. Sağlıklı hayat sağlayacakları ve yaşlanmayı geciktirecekleri ileri sürülerek satılan bu haplar, o kadar yaygınlaştı ki ABD’de yetişkin nüfusun neredeyse yarısı bunları kullanıyor ve kullananların sayısı giderek de artıyor.

Ancak bu hapların deney tüpünde yaptığı etki ile insan vücudunda yaptığı etki arasında ciddi farklar olduğu tespit edildi. Haplar insan vücuduna girdiklerinde antioksidanlar, tuhaf bir şekilde güçlerini kaybediyor. Çabucak sindirilemediği gibi faydalı da olmuyorlar. Bunun anlamı, vitamin ekstrelerinden umulan faydanın gerçekleşmediğidir. Bilim adamları bugün antioksidanların zaman ve para kaybından başka bir şey olmadığı fikrine ulaşmış durumdadırlar.

Vitamin takviyesi şart değil

BESİNLERİN içinde aldığımızda antioksidan etkili olduğu halde E ve C vitaminleri başta olmak üzere hiçbir yapay vitaminin yararlı olmadığı, hatta zarar verdiği 2006 ve 2007 yıllarında yayınlanan ciddi bilimsel araştırmalarla ispatlandı. Üstelik, yağda eriyen A, D ve E vitaminlerinin gereğinden fazla tüketildiğinde, birikerek toksik (zehirli) etki gösterdiği de anlaşıldı.

Bununla beraber, vitamin takviyesinin gerekli olduğu durumlar elbette vardır: Yeterli ve düzenli beslenemeyen kişilere, hamilelere, çocuklara, yaşlılara ve hastalara yarar sağlayabilir. Dolayısıyla vitamin hapları almamız, yalnızca yanlış ve yetersiz beslenme sonucu gereken vitamini alamadığımızda ya da vitamin tüketimini artıran ve vitaminin vücut içinde kullanımını bozan hastalık durumlarında gereklidir.

İstenen faydanın görülmesi için günlük gereken ve tavsiye edilen miktarın üzerine çıkılmaması şarttır. Meselâ kalp–damar hastalığından korunmak amacıyla alınan E vitamini tabletlerinin faydası yoktur. Soğuk algınlığından korunmak için 1 gram C vitamini yerine 3 bardak yeni sıkılmış portakal veya greyfurt suyunu içmek yeterlidir. Bu meyve suları ayrıca çok daha değişik faydalar sağlar.

Bir zamanlar beta karoten hapları en gözde vitaminler arasında yer alıyordu. Sigara içenlerin akciğer kanserinden korunmaları için tavsiye ediliyordu. Yapılan araştırmalar beta karotenin hiçbir fayda vermediğini, aksine insanlara zararlı olduğunu ortaya çıkardı.

Bir efsane olarak yayılan E vitaminin iddia edildiği gibi kanseri önlemediği, kalp hastalığı riskini artırdığı, Alzheimer’in ilerleyişini durdurmadığı tespit edildi.

Ekstresini değil kendisini yiyin

TÜM bu araştırma sonuçlarından sonra artık söz belli: Meyve ve sebzelerin içindeki yararlı maddeleri, saflaştırılmış ekstrelerden veya vitamin haplarından almamız doğru değildir. İçinde spesifik bir bileşim olan yiyeceklerin insan sağlığı için yararlı olması, içinde o bileşimi içeren hapın da faydalı olacağı anlamına gelmiyor.

E ve C vitamini, polifenol ve karatenoid açısından zengin doğal yiyeceklerle beslenen insanların kalp–damar hastalığı, diyabet ve kanser gibi rahatsızlıklara daha az yakalandıklarını görüyoruz. Ancak tabiattaki haliyle yediğimizde, dengeli dağılmış lif, su, şeker, mineral ve vitaminlerle bize şifa dağıtıyorlar.

Bu yüzden gıda ekstrelerini ve vitamin haplarını almak yerine meyve ve sebzeleri doğal şekliyle yiyerek onlardan yararlanınız.

•••

Sonra ekstre ve hapı yutmanın ne tadı, ne zevki vardır. Halbuki rengarenk görünümleri, çeşitli tad ve lezzetleri, mis gibi kokuları ile mevsime göre değişen şifa deposu binbir türlü meyve ve sebze, bizleri tad ve lezzet dünyasında tarifsiz bir yolculuğa çıkarır.

Şunu da ekleyelim: Genel olarak dengeli ve sağlıklı besleniyorsak, bol meyve ve sebze, tam (elenmemiş) tahıl yiyorsak ihtiyacımız olan bütün vitaminleri zaten alıyoruz demektir. Öyleyse, yapay hapları neden yutalım ki?

SİGARA BIRAKTIRMA KÜRÜ

Sigara bıraktırma kürü için “Leontice leontopetalum” bitkisinin doğru türünün saplarını önermekteyim. Bu kür kibrit çöpü uzunluğunda kesilmiş 50 adet bitki saplarıdır. Canınız her sigara istediğinde, bitki çöplerinden bir tanesi ağıza alınarak ucundan 2-3 kırılarak çiğnenir. Çiğnemeye başladıktan sonra sigaraya olan içme isteği yok olur. Çiğnediğiniz 2-3 cm uzunluğundaki çöpü tükürebilir veya yutabilirsiniz. Her sigara içme isteği geldiğinde aynı şekilde çöpten 2-3 cm çiğnenerek küre devam edilir.

Veya karabaş bikisi de bu amaçla uygulanabilir.

Karabaş bitkisi ve sigara bıraktırma kürü

Karabaş bitkisi aktarlardan temin edilebilir. Raf ömrünün bir yılı geçmemiş olmasına dikkat etmek gerekir.
Kullanma şekli:
Kaynamakta olan bir su bardağı suya bir tatlı kaşığı dolusu ufalanmış karabaş bitkisinden ilave edilir ve dört dakika hafif ateşte kaynatılır. Daha sonra ılımaya bırakılır. Ilıdıktan sonra süzülür. Her sigara içme ihtiyacında bir kere gargara yapılır (ağız çalkalanır). Yutulursa da bir mahsuru yoktur. Sigara içme isteği hemen yok olur. Her sigara içme isteğinde gargara veya ağız çalkalanır. Bu şekilde hazırlanmış olan karabaş çayı, 24 saat boyunca bozulmadan durabilir. Her 24 saatte taze hazırlanması gerekir.
Eğer dışarda iseniz, ve sigara içme ihtiyacı duyduğunuzda karabaş bitkisinin sapından bir adet kibrit çöpü boyunda ağıza alınır ve çiğnenir. Çiğnenmeye başlar başlamaz sigara içme isteği ortadan kalkar. Çiğnenmiş saplarının yutulmasında bir sakınca yoktur.
Prof.Dr.İbrahim SARAÇOĞLU